STK'lara Yeni Bir Bakış

STK'lara Yeni Bir Bakış

Bu yazı, soru sormak için yazıldı.

Ülkemizde de Dünya toplumlarında olageldiği üzere son onyıllarda “sivil toplum” kuruluşları fonksiyonunu hızla artırmıştır. Sosyolojik ve politik nedenlerle bu kuruluşların yapıları yeni jenerasyon erkler içinde kabul görmektedir. Artık hükümetler yasa çalışmalarında veya yeni kurumların oluşumunda sivil kuruluşlardan görüş, uzman ve destek almakta, hatta aile, çocuk, çevre, sağlık vb konulardaki sosyal projelerde ortak çalışma yürütmektedirler.

Sivil Toplum Kuruluşlarının mevcut hükümetler ile ortak çalışma yapmaları kazandıkları gücün bir göstergesi olduğu gibi diğer açıdan kamu hizmetlerinin ilgililere ulaştırılmasında hükümetlerin bürokratik süreçten ari sivil toplum kuruluşlarının çalışma metodlarına duyduğu ihtiyacın da bir göstergesidir. Sosyal hayattaki acil ihtiyaçlar; hastalıklar, soyu tükenen canlılar, küresel ısınma, her türden bağımlılık, insan ticareti, mültecilik, vb.; bu ortaklıkların dayanağını temellendiren görüşlerin olgunlaştırılmasını zamana yaymaktadır.

Hükümetler ile ortak proje yürütme ölçeğine sahip sivil toplum kuruluşlarının sayısı çok değildir. Bu güçlü sivil toplum kuruluşlarının yanında değil büyük ölçekli, herhangi bir proje yürütmeyen veya hedeflemeyen, mahalledeki cenazeyi kaldırmak ve ardından dua okutmak amacıyla kurulan ya da büyük şehirlerdeki hemşehrileri bir araya getiren sivil toplum kuruluşlarını hangi bağlamda değerlendireceğiz? İmecenin şehir hayatına gelmiş halinin tezahürü olan bu sivil kuruluşlar gerçekten sivil toplum kuruluşu olabilecek yapılanmaya ve bilince sahip midir? Bu sivil kuruluşların amaçlarını ve hedeflerini birleştirerek dayanışma içerisine girmeleri mümkün müdür?

Öte yandan özellikle, yürütülen projeler ve bu projelere aktarılan ulusal ve uluslar arası ekonomik değerlerin artarak devam etmesi karşısında “Sivil Toplum Kuruluşları”na olan sosyal ilgi de doğru orantılı olarak artmıştır. Bu sivil toplum kuruluşlarına kaynak sağlamak amacıyla proje bulup, yürüten ve bu hizmetlerinin karşılığını ücretlendiren bir sektör de oluşmuştur. Bu sektöre ihtiyaç olmalı mıydı? Sivil toplum bilincinin kurumsallaşmış hali olması gereken bu kuruluşların amaçlarını gerçekleştirecek projelerini üretecek zihin güçleri yok muydu?

Tabi sivil örgütlenmeye ilginin artması, ilgililerin gerçek anlamda “sivil örgütlenme” bilincini gerçekleştirdikleri anlamına gelebilir mi? Özellikle iç siyasi konjonktüre göre şekillenen “dernekleşmiş vakıflar” ve “vakıflaşmış dernekler” gerçeği karşısında uluslar arası algıda rolünü netleştirmiş sivil kuruluşların, ülkemiz algısında rolünü tanımlamamış olduğunu düşünmemiz çok da yanlış olmayacaktır.

“Sivil Toplum Kuruluşu” kavramı içerisinde yer alan “sivil” ifadesinin yönetim erkini içeren kamusal yapılanmanın dışında, temel hak ve özgürlükler bağlamında yönetim erkinin karşısında olma anlamı taşıdığı noktasında genel kabül vardır. “Toplum” ifadesi de benzer ihtiyaçlar ve/veya belirlenebilir amaçlar etrafında bir araya gelme bilinci taşıyan topluluğu çağrıştırır. “Kuruluşların” da bünyelerinde kurumsallaşmayı, kural koymayı ve devamlılık unsurunu taşımaları beklenir.

Bu halde “Sivil toplum kuruluşlarının” oluşum ve varlık nedeninin yönetim erkinin dışında ve gerektiğinde karşısında yer alma ve yönetim erkinin de yüzyıllardır varlığını devam ettirme temayülü içerisinde olduğu nazara alındığında “sivil toplum kuruluşlarında devamlılık ve kurumsallık” başlıbaşına bir önemi haizdir.

Tam da burada ülkemizdeki rolünü tanımlamada tabir-i caiz ise akıl karışıklığı yaşayan sivil örgütlenmeleri genel olarak “kurumsallaşma” ve “devamlılık” noktasında nerede durmaktadırlar? Derneklerin, vakıfların, meslek kuruluşların şahsileştirilmesi ile kurumsallaşma ve devamlılık nasıl bağdaştırılmaktadır? Bağdaşır mı?

Sivil örgütlenmede “kurumsallaşma” ve “devamlılık” “SİVİL OLMA” ve “SİVİL KALMAYI” besleyen temel kaynaklardan değil midir? Aynı amaç etrafında toplanan bireylerin “bir arada olma” güdüsünü ve belki de bu kuruluşların “tek esaslı gücünü” artırarak devam ettirmek, bu kuruluşlardaki sivil yapılanmanın yaşamsal fonksiyonu değil midir?

Bu halde en basite indirgenmiş haliyle, biraz daha somutlaştırarak sormak istiyoruz: Ülkemizdeki sivil toplum kuruluşlarının uygulamasında: sivil kuruluşların “temel düzenlemesi” olan tüzükler ilgili kuruluşun üyeleri tarafından neden bilinmez? Alınan kararların karar defterine karar lisanıyla yazılması neden önemsenmez? Tutulması zorunlu olan defterler neden tutulmaz? Sivil kuruluşların arşivleri neden kurucuların zihinleridir? Kuruluş amacını gerçekleştirecek faaliyetler çeşitlenirken uygulamada neden bu faaliyetler sohbet, istişare, panel ve kermesten ibarettir? “Üyelik” kavramı “aidiyeti” neden içermemektedir? Neden aidiyet hissetmediğimiz kuruluşlara üye oluruz? Neden kuruluş enerjisi kendisini aktaracak ikinci nesil bulamaz? 1982 Anayasası’nın “Kişi Hak ve Ödevleri” Bölümünde, “Toplantı Hak ve Hürriyetleri” başlığında düzenlenen “Dernek Kurma Hürriyeti” gerçekten bir hürriyet olarak algılanıyor mu? Hürriyet mücadelesinden anladığımız sivil kuruluşun kirasını çıkartabilmek için kermes düzenlemek mi? Kirasını dahi ödeyemeyen sivil toplum kuruluşu yerleşim yeri malikinin karşısına çıkamazken, hangi erkin karşısına çıkabilir? Ya da hangi mücadele için kimin karşısına çıkmaktadır? Ve saire…

Ülkemizde sivil toplum kuruluşları “kurumsallaşmak” bilincini gerçekten taşımakta mıdır? “Kurumsallaşmaktan” ve “devamlılıktan” ne anlaşılmaktadır?

“Devamlılık” aynı şahsın “liderliğinde” olmak mıdır? “Tek Başkan” “Hep Başkan” “Onursal Başkan” ve “Herkes Başkan” sorunsalını yaşayan sivil toplum kuruluşlarının kuruluş amacını gerçekleştirmekten ziyade “Kurucu Başkanlarının” zihinlerine göre şekillenmelerine ne denecektir? Birçok sivil örgütlenmede sorumluluk alacak ekip yokluğu karşısında “Mecburen Daimi Başkanlar”ın da varlığı bize bu topluluk neden kurulmuş dedirtmiyor mu?

Yukarıda sıralanan soruların istisnası olacak, aksini ortaya koyacak sivil toplum kuruluşları muhakkak ki var. Ancak mesele sivil toplum yapılanmasındaki yaygın noksanlıklar ve bunların çözüme kavuşturulmasının önemi ise, ve en nihayetinde hücrelerin dokuları, dokuların organları ve sistemleri oluşturması gibi her bir sivil toplum kuruluşunun sıhhatli işleyişi ile sivil toplum oluşuyor ve bu sivil toplum, yeni jenerasyon erklerden olur ise, ülkemizde var olan sivil kuruluşların ne kadarı bu özellikleri taşımaktadır? Taşımayana gerçekten sivil toplum kuruluşu demeli miyiz?

Bu bağlamda, isminin değil kendisinin sivil toplum kuruluşu olmasına ihtiyacımız olan bu yapılanmaların kendilerini incelemeye almaları, tüzüklerini gözden geçirmeleri, gerekli değişiklikleri icra etmek suretiyle etkili ve katılımcı kuruluşlar olmayı hedeflemeleri, bunu yapmak için adımlar atmaları, bu mümkün olmuyorsa kurulamadıklarını kabul ile kuruluşlarını feshetmeleri ve var olan kuruluşları güçlendirmeleri gerekmez mi? Bu tutum sivil toplum olma bilincini taşımaz mı?

Bu yazı soru sormak için ve zihinler harekete geçsin diye yazıldı.

Av. Selda ÇİFTÇİ
 

Yönetim Kurulu Üyeleri

İsimler için resme yaklaşın

  • Huder
  • Huder
  • Huder
  • Huder
  • Huder
  • Huder
  • Huder
  • Huder
  • Huder
  • Huder
  • Huder
  • Huder